Çocuklarımızı Ekranın İçinden Çıkarabilecek miyiz?
Çocuklarımızı Ekranın İçinden Çıkarabilecek miyiz?
Bir akşam evin salonunda oturun ve etrafınıza bakın.
Baba elinde telefon...
Anne elinde telefon...
Çocuk odasında elinde telefon...
Aynı evin içinde yaşayan üç insan, birbirlerinden birkaç metre uzakta ama birbirlerinin dünyasından kilometrelerce uzakta.
Kimse kimseyle konuşmuyor.
Kimse gününün nasıl geçtiğini sormuyor.
Kimse çocuğunun bugün ne izlediğini, kimle konuştuğunu, neye güldüğünü, neye üzüldüğünü bilmiyor.
Ama herkes birbirinin telefon ekranına bakmadan kendi ekranına bakıyor.
İşte asıl korkmamız gereken yer tam da burası.
Çünkü mesele artık yalnızca çocukların sosyal medyada fazla zaman geçirmesi değil.
Mesele, çocuklarımızın karakterlerinin, davranışlarının, dünyaya bakışlarının ve hatta “normal” kabul ettikleri şeylerin yavaş yavaş ekranların içinde şekillenmeye başlamasıdır.
Ve daha acı olanı şu:
Çocuklarımızı bu dünyadan korumaya çalışırken, bazen onları koruması gereken anne ve babaların da aynı dünyanın içine hapsolduğunu görüyoruz.
Çocuklarımızı kaybetmeden önce fark edelim
Bugün Türkiye'de çocukların dijital dünyayla ilişkisi artık tartışılmayacak kadar büyük.
TÜİK'in 2024 Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması'na göre sosyal medya kullanım oranı 6-10 yaş grubunda yüzde 53,5, 11-15 yaş grubunda ise yüzde 79 seviyesinde. Sosyal medya kullanan çocukların yüzde 97,9'u ise bu platformları düzenli olarak kullanıyor.
Bu rakamı yalnızca bir istatistik olarak okumak büyük hata olur.
Çünkü yüzde 79 demek, sınıflarımızdaki çocukların çok büyük bölümünün okuldan çıktıktan sonra başka bir dünyaya girdiğini gösteriyor.
Bir dünya ki burada takipçi sayısı değer ölçüsü...
Beğeni sayısı özgüven ölçüsü...
Görüntülenme sayısı başarı ölçüsü...
Moda, davranış, konuşma biçimi, ilişki anlayışı ve hatta hayata bakış bile birkaç saniyelik videolar üzerinden öğrenilebiliyor.
Çocuk daha kendi kişiliğini oluşturamadan, karşısına binlerce “örnek kişilik” çıkıyor.
Ve çocuk, çoğu zaman hangisinin gerçek, hangisinin gösteri olduğunu ayırt edemiyor.
Asıl tehlike telefon değil, telefonun içindeki dünya
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Teknolojiyi düşman ilan etmek kolaydır.
Ama gerçek bu kadar basit değildir.
İnternet çocuğa bilgi de verir, eğitim de sağlar, dünyayı tanıma imkânı da sunar. UNICEF de çocukların dijital ortamda öğrenme, iletişim kurma, oyun oynama ve kendilerini ifade etme imkânlarından yararlanabildiğini; asıl sorunun çocukların zararlı içerik, zorbalık, istismar ve şiddet gibi risklerle karşılaşması olduğunu belirtiyor.
Demek ki mesele telefonu tamamen yok etmek değil.
Mesele, çocuğun telefonun içinde neyle karşılaştığıdır.
Çünkü bir çocuk her gün şiddet görüntülerine, hakarete, zorbalığa, cinsel içeriklere, aşağılamaya, tehlikeli meydan okumalara ve suç davranışlarını sıradanlaştıran görüntülere maruz kalıyorsa, bunun “sadece bir video” olduğunu söyleyip geçemeyiz.
Nitekim 2026 yılında Anadolu Ajansı tarafından aktarılan bir araştırmada, 14 yaşındaki bir kullanıcı profili üzerinden yapılan gözlemlerde bazı sosyal medya platformlarının kısa süre içerisinde şiddet ve çocuklara uygun olmayan yetişkin içeriklerini kullanıcının karşısına çıkarabildiği bildirildi.
İşte burada karşımıza başka bir soru çıkıyor:
Çocuğun karşısına bu içerikleri kim çıkarıyor?
Çocuk mu?
Yoksa onu ekranda daha uzun tutmak isteyen algoritmalar mı?
Bir video ile başlayan şey, bir davranışa dönüşebilir
Bazen çocuğun yaptığı bir hareket karşısında şaşırıyoruz.
“Bunu nereden öğrendin?”
Cevap çoğu zaman çok basit:
“İnternetten gördüm.”
Bir hareket...
Bir konuşma biçimi...
Bir meydan okuma...
Bir şaka...
Bir hakaret...
Bir kavga...
Bir tehlikeli akım...
Çocukların “trend” zannettiği şeylerin bazıları gerçek hayatta ciddi sonuçlar doğurabiliyor.
Anadolu Ajansı'nın 2026 tarihli bir dosya haberinde uzmanlar, sosyal medyadaki bazı “meydan okuma” videolarının çocukları zarar verme, hakaret etme veya tehlikeli davranışlara yöneltebildiğine dikkat çekti.
2025'te yayımlanan başka bir haberde ise sosyal medyada paylaşılan tehlikeli videoların çocuklar üzerindeki etkisine ilişkin uzman uyarıları yer aldı.
Bütün bunlar bize şunu söylüyor:
Çocuk sadece gördüğünü izlemiyor. Bazen gördüğünü deniyor.
Çünkü çocukluk, taklit çağının da adıdır.
Çocuk gördüğünü tekrar eder.
Duyduğunu kullanır.
Övülen davranışı benimser.
Normalleştirilen davranışı sorgulamamaya başlayabilir.
Bu nedenle ekranın karşısında yalnızca bir çocuk yoktur.
Ekranın karşısında geleceğin yetişkini vardır.
Peki ya anne ve babalar?
Burada biraz da kendimize bakmamız gerekiyor.
Çocuğa:
“Telefonu bırak!”
diyoruz.
Sonra kendi telefonumuza bakıyoruz.
“Sen sürekli TikTok izliyorsun.”
diyoruz.
Ardından saatlerce sosyal medya akışında dolaşıyoruz.
“Telefonla fazla oynama.”
diyoruz.
Ama yemek masasında kendi telefonumuzu elimizden bırakamıyoruz.
Çocuğumuzun gözlerinin içine bakıp konuşmak yerine, onunla aynı odada mesajlaşıyoruz.
Sonra da çocuğun neden bizimle konuşmadığını merak ediyoruz.
Çocuklar söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenir.
Bu yüzden bazen çocuğun telefonunu değil, önce kendi telefonumuzu masaya bırakmamız gerekiyor.
Çünkü anne-babanın elinden düşmeyen telefon, çocuğa verilen en güçlü mesajlardan biridir.
Evlerimizde televizyon açık, telefonlar elimizde...
Bir başka mesele de televizyon ekranları.
Elbette her dizi, her film ya da her haber aynı değildir.
Elbette sanatın içinde çatışma da vardır, suç da vardır, kötülük de vardır.
Fakat çocukların ve gençlerin sürekli maruz kaldığı içeriklerin niteliğini konuşmak zorundayız.
RTÜK'ün daha önceki değerlendirmelerinde televizyondaki şiddet içeriklerinin çocuk ve gençlerin tutum ve davranışları üzerinde tetikleyici veya özendirici etkiler oluşturabileceğine ilişkin araştırmalara dikkat çekilmişti.
Bugün televizyon ekranından sosyal medya ekranına kadar içerik dünyası çok daha büyük.
Bir cinayet haberi...
Bir kavga görüntüsü...
Bir aile dramı...
Bir ihanet hikâyesi...
Bir hakaret...
Bir şiddet sahnesi...
Bir skandal...
Bir sonraki videoya geçiyoruz.
Sonra bir başka video...
Sonra bir başkası...
Ve kötülük, tekrarlandıkça zihnimizde sıradanlaşma tehlikesi taşıyor.
Tam da bu nedenle çocukların karşısına yalnızca kötülüğü anlatan değil, iyiliği de görünür kılan içerikler koymak gerekiyor.
İyiliği neden yeterince görünür kılamıyoruz?
Bazen kendime şu soruyu soruyorum:
Çocuklarımızın karşısına neden daha fazla güzel hikâye çıkaramıyoruz?
Aileyi anlatan...
Anne sevgisini anlatan...
Baba ile evladın arasındaki bağı anlatan...
Komşuluğu anlatan...
Arkadaşlığı anlatan...
Yaşlıya saygıyı anlatan...
Çocuğun dedesiyle geçirdiği bir günü anlatan...
Bir insanın başka bir insanın hayatına iyilik kattığı hikâyeleri anlatan...
Kötülüğü göstermek elbette hayatın gerçeklerini anlatmanın bir parçası olabilir.
Ama iyiliğin de seyredilebilir, heyecan verici ve güçlü bir hikâyesi olabilir.
Biz belki de bunu yeterince üretmiyoruz.
Çocuklarımıza sürekli “kötü olan budur” demek yerine, “iyi olan budur”u da göstermek zorundayız.
Çünkü değerler yalnızca nasihatle değil, hikâyelerle de öğrenilir.
Kültür dediğimiz şey bir günde kaybolmaz
Bir toplumun kültürü bir anda yok olmaz.
Bir gecede değişmez.
Ama her gün küçük küçük aşınabilir.
Bir kelime...
Bir davranış...
Bir alışkanlık...
Bir saygısızlık...
Bir utanma duygusunun kaybolması...
Bir büyüğün sözünün değersizleşmesi...
Ailenin aynı sofrada oturmasının azalması...
Çocuğun anne-babasından çok sosyal medyadaki bir yabancıyı örnek alması...
Bunların her biri küçük görünür.
Ama yıllar sonra ortaya çıkan tablo büyük olabilir.
Burada “eski güzeldi, yeni kötü” kolaycılığına da kaçmamak gerekiyor.
Her yeni neslin kendi dünyası vardır.
Çocukları geçmişin içine hapsetmek çözüm değildir.
Asıl mesele, geçmişten gelen değerlerle bugünün teknolojisini birbirine düşman etmek değil; ikisini sağlıklı biçimde buluşturabilmektir.
Çocuğumuz hem teknoloji kullanabilmeli hem de ailesine saygıyı bilebilmeli.
Hem dünyayı takip edebilmeli hem kendi kültürünü tanıyabilmeli.
Hem sosyal medyada var olabilmeli hem gerçek hayattaki arkadaşlığın kıymetini anlayabilmeli.
Devlet ne yapmalı?
Burada devletin sorumluluğu da görmezden gelinemez.
Çocukların korunması yalnızca anne-babanın omzuna bırakılamayacak kadar büyük bir mesele haline gelmiştir.
Nitekim Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2025 yılında çocukların gelişimini olumsuz etkileyebilecek 2 bin 545 dijital içeriğin engellenmesi veya kaldırılması için ilgili kurumlarla iletişime geçildiğini açıkladı.
Yine çocukların sosyal medyada karşılaştığı zararlı içeriklere yönelik yeni düzenleme çalışmaları gündeme geldi.
Bundan sonra yapılacak düzenlemelerin ise yalnızca “yasak” mantığıyla değil; yaşa uygunluk, içerik denetimi, hızlı müdahale, ebeveyn desteği, platformların sorumluluğu, veri güvenliği ve çocuk hakları birlikte düşünülerek hazırlanması gerekiyor.
Çünkü UNICEF'in de vurguladığı gibi yalnızca yaş sınırı koymak tek başına çocukları çevrim içi risklerden korumaya yetmeyebilir; çocukların başka yollarla platformlara erişmesi veya daha az denetlenen alanlara yönelmesi de mümkün.
Yani devletin görevi yalnızca kapıyı kapatmak değil.
Kapının arkasında ne olduğunu da denetlemektir.
Platformların çocuklara yönelik güvenlik mekanizmalarının gerçekten çalışıp çalışmadığı denetlenmeli.
Çocuklara yönelik zararlı içerikler hızlı biçimde kaldırılmalı.
Yaş doğrulama sistemleri güçlendirilmeli.
Çocukların kişisel verileri korunmalı.
Ailelere dijital ebeveynlik konusunda eğitim verilmeli.
Okullarda medya ve dijital okuryazarlık güçlendirilmeli.
Ve bütün bunlar yapılırken çocukların bilgiye erişim, eğitim ve ifade özgürlüğü gibi hakları da gözetilmeli.
Çünkü mesele yalnızca “çocuğu internetten uzaklaştırmak” değildir.
Mesele, interneti çocuk için daha güvenli hale getirmektir.
Ama en ağır ceza bile anne-babanın yerini tutmaz
Devlet düzenleme yapabilir.
Platformlara yaptırım uygulayabilir.
Zararlı içerikleri kaldırabilir.
Yaş sınırı getirebilir.
Ama devlet, çocuğun odasına girip onunla sohbet edemez.
Devlet, gece yatağın kenarına oturup:
“Bugün nasılsın?”
diyemez.
Devlet, çocuğun gözlerindeki değişikliği annesi kadar erken fark edemez.
İşte bu yüzden bütün yükü devlete bırakmak da yanlış.
Ailenin yeniden aile olması gerekiyor.
Telefonun şarjının bitmesinden korktuğumuz kadar çocuğumuzla aramızdaki bağın bitmesinden korkmalıyız.
Çocuğumuzun kaç takipçisi olduğunu bildiğimiz kadar kaç gündür içine kapandığını bilmeliyiz.
Hangi videoyu izlediğini merak ettiğimiz kadar neden o videoyu izlemek istediğini sormalıyız.
Çocuklarımızı yasaklarla değil, bağ kurarak koruyabiliriz
Bir çocuğa sürekli:
“Yapma.”
“İzleme.”
“Konuşma.”
“Telefonu bırak.”
demek kolaydır.
Zor olan onun neden telefona sığındığını anlamaktır.
Belki evde kimse onu dinlemiyordur.
Belki kendini değersiz hissediyordur.
Belki arkadaşları tarafından kabul edilmek istiyordur.
Belki sosyal medyada aldığı birkaç beğeni, gerçek hayatta bulamadığı ilgiyi ona veriyordur.
Belki ailesinin yanında söyleyemediği şeyleri orada anlatıyordur.
Bu yüzden çocuklarımızı yalnızca denetlememeliyiz.
Onları dinlemeliyiz.
Çünkü çocukla bağ kurmadan konulan her sınır, bir süre sonra aşılacak yeni bir duvara dönüşebilir.
Bir akşam telefonu kapatıp birbirimize bakalım
Belki de yapmamız gereken ilk şey çok basit.
Bu akşam televizyonu kapatalım.
Telefonları masanın üzerine bırakalım.
Çocuğumuzun karşısına oturalım.
“Bugün seni en çok ne mutlu etti?” diye soralım.
“Canını sıkan bir şey oldu mu?” diyelim.
“İnternette bugün ne gördün?” diye soralım.
Ve cevabını eleştirmeden dinleyelim.
Belki çocuk o gün ilk defa gerçekten görüldüğünü hissedecek.
Çünkü çocuklarımızın ihtiyacı sadece internet filtresi değil.
İlgi filtresi de gerekiyor.
Şiddetin karşısına sevgi...
Hakaretin karşısına güzel söz...
Yalnızlığın karşısına aile...
Sahte kahramanların karşısına gerçek rol modeller...
Tüketimin karşısına üretmek...
Ekranın karşısına hayat...
koymak gerekiyor.
Son söz: Çocuklarımız hâlâ bizim çocuklarımız
Henüz her şey bitmiş değil.
Bunu özellikle söylemek istiyorum.
Çünkü çocuklarımızı kaybettik diye düşünmek, mücadeleden vazgeçmek olur.
Onlar hâlâ bizim çocuklarımız.
Hâlâ konuşabiliriz.
Hâlâ dinleyebiliriz.
Hâlâ birlikte yemek yiyebiliriz.
Hâlâ bir kitabı beraber okuyabiliriz.
Hâlâ bir maça gidebiliriz.
Hâlâ sahilde yürüyebiliriz.
Hâlâ telefonları bir kenara bırakıp birbirimizin yüzüne bakabiliriz.
Ve belki de en önemlisi...
Çocuklarımızın dünyasını tamamen sosyal medyaya bırakmak yerine, onların gerçek dünyasını yeniden güzelleştirebiliriz.
Çünkü çocuk sürekli ekrana bakıyorsa, bazen sorun yalnızca ekran değildir.
Belki de gerçek hayat ona yeterince güzel görünmüyordur.
Öyleyse ekranla savaşmaktan önce gerçek hayatı güzelleştirelim.
Evlerimizi yeniden sohbet edilen yerlere çevirelim.
Sofralarımızı yeniden telefonlardan arındıralım.
Çocuklarımızın kahkahalarını yeniden evlerimizin en yüksek sesi yapalım.
Devlet düzenlesin.
Okul eğitsin.
Platformlar sorumluluk alsın.
Medya daha dikkatli yayıncılık yapsın.
Ama bütün bunların merkezinde yine anne, baba ve çocuk olsun.
Çünkü hiçbir algoritma bir annenin şefkatinin yerini tutamaz.
Hiçbir takipçi sayısı bir babanın “Ben senin yanındayım” cümlesinin değerine ulaşamaz.
Ve hiçbir ekran...
Bir çocuğun gözlerinin içine bakarak söylenen güzel bir söz kadar güçlü değildir.
Belki de çocuklarımızı kurtaracağımız yer tam olarak burasıdır:
Ekranın karşısında değil, birbirimizin karşısında yeniden insan olmayı hatırlamak.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için üye girişi yapın.
Henüz yorum yok.



